“Osmanlı”nın Daraldığı Resmi İdeolojiden Ulusalcılığa Türkiye’de Milliyetçilik
Devrilen Bir Çınar’ın Kısa Öyküsüdür
“Bizim davamız, kuru cihangirlik davası değildir”derken, kendini saman alevi gibi yanıp sönen, “devlet geleneğinden” öte “geleneğe” yabancı bir zihniyet ve anlayıştan fersah fersah uzak olduğunun vurgusunu yapmak istiyordu Osman Bey.
Evet, tarihe mal olacak, cihanın gördüğü en büyük devletin felsefesinin de temellerini atıyordu aslında.
Halis niyet, tertemiz düşünce, sağlam duruş, hakikati benliğine ilmik ilmik dokumuş bir devletin engin hoşgörüsüyle renk, dil, din ırk, mezhep, saydığım ve sayamayacağım bütün ayrımcılıkları reddeden bir anlayışla kucaklıyordu herkesi, her “insanı”.
Mekan, mana içinde kaybolmuştu. Aslında hiçbir tarihte “olmayan” sınırları da kaldıran insanların bu eşsiz huzura olan özlem ve arzusuydu. Fütûhat müsta’merenin aracıydı. Mustafa Özel’in deyimiyle fethedilen yer geliştiriliyor, güzelleştiriliyordu. Madden ve manen…
Rahmetli Cemil Meriç’in dediği gibi Batı karanlık çağını yaşarken, Osmanlı ‘Altın Çağı’ yaşıyordu. Batı ütopyalar yazarken, Osmanlı tarihin alternatif vermediği ve vermeyeceği ‘tek ütopyayı’ yaşıyordu. Bu topraklar orta çağı yaşamadı. Bu topraklar orta çağa tanık olmadı. Orta Çağ Avrupa’sı ne kadar karanlıksa, “çağdaşı” Osmanlı da o kadar aydınlıktı.
Batı rönesansa sığındı, reforma tutundu. Karanlıktan aydınlığa Osmanlıya alternatif tek yolu buldu. Bunun sonu kıyamettir; tarih ehl-i imanla küffarın, maddeye tapanla manada “mana” bulanın savaşı…
Ve tarih “ulus devleti” ilk defa Westfalya Barışını müteakiben Avrupa’da görüyor. “Modern” milliyetçiliğin zehri de Fransız İhtilalinin ardından yayılıyor Osmanlı topraklarına. Büyü bozuluyor.
Aslında ulus devlet mezhep savaşları misali “Avrupalı” dertlere deva geliştirilen, dönemin şartları icabı bir iksirdi. “Orta Çağı” boyunca birbirini yiyip bitiren Avrupalı, çıkış kapısını Westfalya Barışı sayesinde yeni kurduğu düzen vasıtasıyla aralıyordu.
Fransız İhtilalinin Osmanlı topraklarına ithal ettiği Osmanlıya “Fransız” fikirler, bir grup sözde aydının “ulusçu” propagandası, dünyayı dize getiren altı asırlık çınarın bir kaç zavallı yıl içinde devrilip gitmesine sebep olacaktı.
İşte bu tarihten sonra Batı şunu anladı: adına milliyetçilik mi dersiniz ulusçuluk mu, ulusalcılık mı? Ama bu zehir, bu toprakların “yumuşak karnı”.
Cumhuriyetle Yaşıt Kimlik Sorunu
Bir arada yaşamanın büyüsü, benzeri görülmemiş bu sisteme sızan “milliyetçi” zehir vasıtasıyla bozuluyordu. Çünkü Osmanlı’da bugünkü manasıyla “millet” yoktu. Osmanlı’da herkes “Osmanlıydı”. Osmanlı ise saygıydı, hoşgörüydü, haktı hukuktu, yetmiş iki farklı renge, dile, dine, mezhebe tutkal, Batının aradığı “ütopya” idi. İşte ne çektiyse de bundan çekti. Osmanlı “ulus devlet” olamazdı. Ulus devlet bu ütopyaya uzak mı uzak olanların, onun değerlerine tamamen zıt, hoşgörü yerine tahammülsüzlüğü, dostluk yerine düşmanlığı, sevgi yerine nefret ve kini devletin “ulusunu” bir arada tutacak “değerler” olarak öne çıkarıyordu.Lakin işin en acı tarafı da şu idi: Bu topraklarda kurulacak “ulus devlete” tek bir “ulus” bulmak imkanı yoktu. Bu topraklarda “uluslar” vardı. “Türklük” nasıl bir etnik kimlik ise, Ermenilik”, “Kürtlük” de birer etnik kimlikti. Fakat Ahmet Özcan’ın güzel yorumuyla, Kemalist politikaları “ilke” edinen cumhuriyet eliti, “rafine” bir el çabukluğuyla “Türklük” kimliğini bu diğer kimlikler üzerine oturtmakta bir beis görmüyordu.
İşte işin burası bir dönüm noktası oluyor. Resmi tarihimizin “en resmi” hali bu tarihten itibaren başlıyor.
İstiklal Savaşının ve milli mücadele ruhunun en güzel temsili, M.Akif’in “İstiklal Marşı”ndaydı. Ne yazık ki istiklal zaferi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, yeni nesli bu temsilden çok uzak değerlerle “çerçeveleyerek” yetiştiriyordu. Bu noktadan sonra asırlık dostlardan Ermenilerin düşman, Kürtlerin bölücü olduğu, ve ne yazık ki “Türkiye’nin Türklerin olduğu” tezi tescilleniyor, genç beyinlere işleniyordu.
1960 sonrası türeyen her türlü “milliyetçi” ideolojinin ötesinde, devletin resmi söylemi ve zihinlere işlediği resmi duruş, ülke içindeki etnik unsurları kucaklamaktan uzaktı. Avrupa’nın kurtuluş yolu olarak gördüğü diğer milletlere karşı duyulan kin ve nefrete dayalı ulusal kimlik, Osmanlı’nın çözülmesini hızlandırdığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’ni de içinden çıkılmaz etnik sorunların içine itiyordu.
Resmi İdeolojiden Ulusalcılığa
İster istemez benimsediğimiz bu “resmi ideoloji”, bugün bu ülkedeki bazı insanların “ırkçılığa” dayalı siyasi cinayetleri neden tasvip edebildiğinin de bir ölçüde açıklamasını teşkil eder. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet mekanizmasına hakim olan “elitin” desteklediği “ulusalcı” ideoloji, bu milletin köklerini, geçmişini, tarihini geçtiğimiz yüzyıla hapsediyor.Son bir kaç yılda halkın git gide uzaklaştığı, statüko ve gelişmeme isteğini temsil eden resmi ideoloji, önümüze hissettirilmeden yapılan bir “marka değişikliği” ve son bir gayretle “ulusalcılık” olarak sunuluyor.
Bu dayatmanın en hazin sonucu ise bu köksüz ideolojinin, daha doğrusu bu köksüz ideolojinin paranoyak söylemlerinin, sloganlarının halkın milliyetçi-muhafazakar olarak tabir ettiğimiz kesimi arasında sessiz sedasız yayılarak taraftar toplaması.
Dış politikada atılmak istenen, “bekle-tavır aldan” uzak her türlü yaklaşıma kapılarını kapatan, Avrupa Birliği’ne karşı, Kıbrıs’ta çözüme uzak, ülke içindeki her türlü etnik soruna karşı “uzlaşmaya karşı” ve görmek istemeyen, değişime ve gelişmeye gözlerini kapamış olan “ulusalcılık”, “milliyetçilik”, şuculuk, buculuk…
Kaldı mı farkı?


Nisan 18, 2007 at 3:20 pm
Bence milliyetçilik bugün sarttir! Ve bu milliyetçilik Türkiye’nin politik, stratejik ve ekonomik alanlardaki hassasiyetlerini korumak için gereklidir. Yani milliyetçiligi bu kadar assagilamak gereksiz ve tehlikelidir.
Ben milliyetçiligin Kürtleri dislamak oldugu görüsünde degilim. Ben MHP’yi destekliyorum, ve bu dogrultuda ülkücüler Kürt Türk ayrimi yapmaz. Cünkü bugün Türkiye üniter bir devlettir ve burada yasayan herkes, Türk, Kürt, Ermeni, vs. unsurlar bunun bir parçasidir. Türkiye ne bir imparatorluk ne de federal bir yapiya sahip olmadigi içinde, sinirlari içerisinde yasayan herkes T.C vatandasidir ve de Türktür!
Ben Fransa’da yasayan bir gurbetçiyim, ve bana hangi milletten oldugum sorulunca, Türk kökenli Fransiz oldugumu söylüyorum. Ben burada dogdugum, oyumu kullaniyor, egitimimi görüyor ve de yasadigim için Fransiz’im. Ayni sekilde Türkiyede yasayan Ermeniside, Kürdüde, Türküde, Türk’tür. Istirhamim su MHP’yi irkçi olarak göstermekten, yada onu o elbiseye sokmaktan vazgeçin! MHP’nin savundugu milliyetçilikte irka dayali degil, T.C. vatandasi olan herkesin durumu savunulur.
Saygilarimla